“İŞVEREN MARKASI” İLE “İŞ HUKUKU” ARASINDA İLİŞKİ OLABİLİR Mİ?
“İşveren markası” öncelikle bir “İK pazarlama” kavramı. 90’lı yıllarda ABD’de “employer brand” adıyla şekilleniyor. Amacı da öncülerinin (Tim Ambler ve Simon Barrow) vurguladığı gibi: marka yönetimi tekniklerini (pazarlamayı) insan kaynakları yönetimine uygulamak…
Genellikle “işveren markası”na üç temel hedef atfediliyor:
• İşe alım için adayları cezbetmek,
• Mümkünse en yeteneklilerini çekmek,
• Bunu, geniş rekabet spektrumuna sahip bir işe alım piyasasında gerçekleştirmek.
Patrice Adam’ın La « marque employeur » et le droit du travail makalesi (Adam, P. (2024). La « marque employeur » et le droit du travail. A cool place to work. Dans Sous la coordination de É. Gicquiaud et K. Lemercier La réputation de l’entreprise (p. 253-265). Legitech. https://lnkd.in/dDBxdv9s) bize önemli bir noktayı hatırlatıyor:
İşveren markası doğrudan İş mevzuatında düzenlenmiş bir kavram değil. Ancak iş hukuku açısından dolaylı etkiler doğurabilir:
1. İletişimde verilen sözler → Sözleşmede beklenti yaratabilir
• “Esnek çalışma saatleri”, “kariyer gelişim fırsatları”, “çalışanların refahı önceliğimiz” gibi vaatler, işçide meşru bir güven doğuruyor. Mahkemeler, işverenin kamuya açık beyanlarını sözleşmenin yorumunda dikkate alabilir. Böylece “marka söylemi” hukuken bağlayıcı hale gelebilir.
2. “Çalışan dostu” imaj → Taahhüt olarak yorumlanabilir
• “Çalışanların sağlığına öncelik veriyoruz” diyen bir işveren, iş güvenliği önlemlerini eksiksiz almak zorunda. Bu tür beyanlar, mahkemelerce işverenin taahhüdü olarak değerlendirilebilir.
3. Söylem–gerçeklik farkı → Hukuki sorumluluk doğurabilir
• Dışarıya sunulan imaj ile içerideki gerçek koşullar arasında ciddi fark varsa, bu yanıltıcı davranış olarak yorumlanabilir. Nitekim, “Eşitlikçi ve kapsayıcı işyeri” söylemine rağmen ayrımcılık vakaları yaşanıyorsa, işveren hem iş hukuku hem de ayrımcılık karşıtı düzenlemeler kapsamında sorumlu tutulabilir.
Sonuç olarak, çalışanların güvenini kazanmak için “cool place to work” söylemi ile gerçek koşulların uyumlu olması şart. Aksi halde işveren markası, hukuken riskli bir taahhüde dönüşme riskini de beraberinde getiriyor.
Özetle: Tutamayacağın sözleri söyleme!
hashtagİşverenMarkası hashtagİşHukuku hashtagİKPazarlama hashtagEmployerBrand hashtagÇalışanDeneyimi hashtagHR hashtagİnsanKaynakları hashtagKurumsalİletişim hashtagÇalışmaHayatı
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
“KESİŞEN AYRIMCILIK KAVRAMI” AYRIMCILIK HUKUKUNA GİRERKEN…
1989’da hukuk profesörü Kimberlé Crenshaw, “intersectionality” kavramını ortaya koydu. Bu kavram, tek bir ayrımcılık nedeninin ötesine geçerek, birden fazla ayrımcılık biçiminin aynı anda etki etmesiyle oluşan özgün dezavantajları tanımlıyor.
Kesişen Ayrımcılık (intersectional discrimination) Cinsiyet ile birlikte başka bir yasaklı ayrımcılık nedeni (ırk, etnik köken, din, yaş, engellilik, cinsel yönelim) birleştiğinde ortaya çıkan özel ve daha ağır bir dezavantajı İFADE EDİYOR.
Örnekler:
- Siyah kadınların hem kadın oldukları hem de siyah oldukları için iş başvurularında reddedilmesi.
- Göçmen kökenli engelli kadınların düşük ücretli işlerde yoğunlaşması.
- Yaşlı kadın çalışanların hem yaş hem cinsiyet nedeniyle terfi engelleriyle karşılaşması.
Bu yıl çok konuşacağımız, 2023/970 sayılı AB Direktifi ile bu kavram ilk kez Avrupa Birliği hukukunda açıkça tanımlandı. Direktif, ücret eşitsizliği bağlamında kesişen ayrımcılığı dikkate alıyor ve
- Tazminat hesaplamalarında,
- Yaptırımların belirlenmesinde,
- Hakimlerin ve eşitlik kurumlarının değerlendirmelerinde,
bu kavramın kullanılmasını zorunlu kılıyor.
Bu gelişme, iş dünyasında ve hukukta daha kapsayıcı bir eşitlik anlayışına geçişin önemli bir adımı. Artık yalnızca “kadın” veya “azınlık” olmanın ötesinde, bu kimliklerin kesişiminde yaşanan özgün sorunlar da görünür hale geliyor.
Kesişen ayrımcılığı anlamak, sadece hukuki bir zorunluluk değil; aynı zamanda kurumların daha adil, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmesi için kritik bir fırsat.
#Intersectionality #KesişenAyrımcılık #GenderEquality #PayTransparency #WorkplaceEquality #EUlaw #Diversity #Inclusion #FairPay
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
TURİZM SEKTÖRÜNDE HAFTA TATİLİ DÜZENLEMESİ: END OF THE WEEKEND?
TURİZM SEKTÖRÜNDE HAFTA TATİLİ DÜZENLEMESİ: END OF THE WEEKEND?
80’li yılların sonunda üniversite sınavına girdiğimde, turizm bölümleri yeni açılıyordu. O dönem liselerin dalgacı öğrencileri, bu bölümleri yazıp ileride hem turist hem de çalışan olarak dolce vita yaşayabileceklerini zannetmişlerdi 😊. Ama kısa sürede, kazın ayağının öyle olmadığını, turizm sektörünün hiç de kolay olmadığını gördüler.
Aradan geçen yıllarda ne değişti? Turizm sektörü çalışanlar açısından daha da güçleşti. Denkleştirmeye ilişkin düzenlemelerden sonra, şimdi de hafta tatili konusunda yeni bir düzenleme yapıldığını görüyoruz. Turizm sektöründe “hafta tatili, işçinin yazılı talebi veya onayı ile hak kazandığı günü takip eden dört gün içinde kullandırılabilir. Bu halde işçinin hak kazandığı hafta tatilinde yaptığı çalışmaların günlük normal çalışma süresi kadarlık kısmı fazla çalışmanın hesabında dikkate alınmaz. İşçi verdiği onayı otuz gün önceden işverene yazılı olarak bildirimde bulunmak kaydıyla geri alabilir” şeklinde bir hüküm İş Kanunu’nun 46. maddesine eklendi.
Düzenlemeye birçok yönden eleştiri getirmek mümkün.
👉 Öncelikle işçinin ard arda 10 gün çalıştırılmasının yolu açılıyor. Bunun doğrudan İSG ile ilgili sonuçları var. Gerçekten derslerde de öğrencilerime hep söylediğim gibi, Batı Avrupa artık işçinin mental sağlığı ile ilgileniyor. Yayınlar burada yoğunlaştı. Üst üste 10 gün çalışmanın ruh sağlığı üzerinde etkileri mutlaka böyle bir yasa sürecinde dikkate alınmalıydı.
👉 “Dinlenme Hakkı” Anayasa ile güvence altına alınmış haklardan. Anayasamızın 50. maddesi “Dinlenmek çalışanların hakkıdır” ifadesine yer verdikten sonra, yıllık izin hakkı ile hafta tatili ve bayram tatili haklarını ayrıca vurguluyor. Dolayısıyla bu düzenleme Anayasa’ya uygunluk bakımından da tartışılabilir nitelikte.
👉 Teknik yönden de sorunlar var. İşçi 6 gün çalışıp hafta tatiline hak kazanacak, ancak bu ertelenebilecek. Peki ertelenen tatiller ne kadar süre içinde kullanılacak. Burada bir açıklık yok (21 günlük bir dilimde işçi 3 hafta tatiline haz kazanacak, 4 günlük ertelemeyle fiilen 2 gün kullanırsa diğer 1 gün ne olacak?)
⚡ Uygulamayı, işçinin onayına bağlamak da gerçekçi değil. İşveren bu onayı kolayca iş sözleşmesiyle alacak.
Sonuç olarak isabet derecesi tartışılan bir düzenlemeyle karşı karşıyayız. Turizm sektörünün rekabetçi olmasını tabi ki istiyoruz ancak bunun başka yolları da olmalıydı.
- Yayınlanan İş Hukuku Blog
ÇALIŞANA KEP İLE BİLDİRİM YAPILMASI: BORDRO CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY VAR MI?
ÇALIŞANA KEP İLE BİLDİRİM YAPILMASI: BORDRO CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY VAR MI?
Kanunkoyucu, tereddüt edip düzenlemeden çıkardıktan sonra, 7555 sy. Kanuna tekrar KEP’i ekledi. Peki, düzenleme yeni ne getiriyor?
Öncelikle dijitalleşmeyle başlayalım. AB’nin 2019/1152 sayılı Yönergesi, 1991 tarihli eski Yönergeyi değiştirdi ve işçiye yapılacak bilgilendirmelerin dijital şekilde de olabileceğini açıkça belirtti. Dolayısıyla, 109. md’ye gelene kadar, öncelikle AB/1991’e göre düzenlenen 8. maddeyi yazılı sözleşme yapılmayan hallerde yazılı belge verilmesi) güncellemek gerekirdi.
Yapılan düzenlemeyle işçiye yapılacak en önemli bildirimin, yani feshin yazılı yapılması gerektiğine tekrar vurgu yapılıyor. Daha önce de fesih bildirimlerinin yazılı yapılması gerektiğini KEP ile kural olarak (kural diyorum, istisnası da var) bildirim yapılmayacağını ifade etmiştim. Eskiden de mümkün değildi. Almanlar gibi, açık düzenleme getirilerek klasik sistem (yazılılık) korunmuş. Doğru da olmuş. (İstisna ne olabilir diye düşünenlere TBK 14’ü hatırlatabiliriz: Teyid edilmiş olmak kaydıyla faks ve benzeri araç. Yani önce e-postayı gönderip sonra evrakın orijinali ulaştırılırsa, e-posta gönderim tarihinde yazılı şeklin sağlanması mümkün).
KEP fesih bildiriminde işimize yaramayacak, peki ne işe yarayacak? Aklımıza m. 22. geliyor. Esaslı değişiklik bildiriminin işverence yazılı yapılması. M. 109. değişikliği buna istisna sağlayacak mı? Haydi bakalım tartışma konusu. Feshe ilişkin yapılan vurgu dikkate alınırsa, kanunkoyucu sanki fesih dışında her türlü bildirimi bu kapsamda görmek istiyor diyebiliriz.
Yine yasa sonrasında, disiplin cezaları gibi bildirimlerde gereksiz bir tartışma daha çıkacak. İşverenler normal bir e-posta ile gönderilen uyarı cezası şimdi geçersiz mi sayılacak şeklinde sorular sormaya başlayacak.
Gelelim bordrolara. İşveren ücret pusulalarını manuel veya dijital biçimde çalışana ulaştırabilir görüşündeyim. Burada bence mutlaka KEP’e gerek yok. Bunu “işçiye yapılan bildirim” gibi görmüyorum açıkçası. Ama yapılan değişiklikten sonra KEP en çok bu amaçla kullanılmak istenecek. Peki KEP ile göndermek işçinin fazla mesai taleplerini bloke edebilecek mi? Yargıtayın aradığı bordroların bir şekilde çalışan tarafından onaylanması. İmza bunun en klasik ve tipik biçimi. KEP bir onay mekanizması içermediği sürece, Yüksek Mahkemenin aradığı koşulu sağlamayacak. Tabi f.m uygulaması bir kanun hükmüne değil yargı kararlarına dayalı. Bizce çalışana uygun ve aktif bir itiraz hakkı tanınıyor, f.m sağlıklı biçimde kayıt altına alınıyor ve işveren bilgilendiriyorsa bu yeterli görülmeli.
KEP maliyetinin işverene yüklenmesi olumlu, ancak KEP bildiriminin işçinin yazılı onayına bağlı kılınması isabetsiz. Ben hazırladığım sözleşmelere uzun yıllardır buna benzer bir madde ilave ediyorum ama birçok işverenin sözleşme revizyonu yapması gerekecek.
Özetle biraz aceleyle çıkarılmış bir kanun gibi görünüyor. Haydi KEP’i getirelim, dijitalleşelim, ancak işler böyle yürümüyor….
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
İŞÇİDEN “ŞÜPHELENMEK” İŞTEN ÇIKARMAK İÇİN YETERLİ MİDİR ?
İŞÇİDEN “ŞÜPHELENMEK” İŞTEN ÇIKARMAK İÇİN YETERLİ MİDİR ?
Çarpıcı biçimde (özellikle iş hukukuna aşina olmayanları şaşırtacak biçimde): Evet!
“Şüphe feshi” denilen kavram ne yazık ki Alman hukukundan bir şekilde “ithal edildi” ve hayatımıza girdi. İşin kötü tarafı kökleşti, Yargıtay’dan sonra BAM kararlarında da görülmeye başlandı. Nitekim, İstanbul BAM 47. Hukuk Dairesi’nin 08.07.2025 tarihli kararında (E. 2024/2246, K. 2025/1474), işverenin davacıyı “mekanik odada alkol aldığı” gerekçesiyle haklı nedenle işten çıkarması incelendi. Dosyada davacının alkol aldığına dair doğrudan görgüye dayalı tanık beyanı veya kesin tespit bulunmadığından, fesih haklı neden olarak kabul edilmedi. Ancak mevcut deliller işveren açısından güven ilişkisinin zedelendiğini gösterdiği için fesih, “şüphe feshi” kapsamında geçerli fesih olarak nitelendirildi. Böylece işe iade talebi reddedildi, fesih geçerli sayıldı.
Şüphe feshi, aslında Alman hukukundan ithal edilmiş bir kavram. Fransız hukukunda ise böyle bir karşılığı yok. Fransız Yargıtayı Sosyal Dairesi Fetray kararından başlayan (90’lı yıllar) kökleşmiş içtihadıyla şu ilkeyi kabul ediyor: “güven kaybı tek başına fesih gerekçesi olamaz” Almanlarda (ve ithalatçı olarak bizde) işverenin güven kaybı, diploma kaybı veya sağlık bozulması gibi “yeterlilik kaybı” olarak nitelendiriliyor (Yeterliliğe dayalı fesih). Oysa bu yaklaşım ve hukuki konstrüksüyon bizce daha başlangıçta isabetsiz: Güven, özünde sübjektif bir olgudur; işverenin güven kaybı, diploma kaybı, sağlık veya performans kaybı da değildir. Güven, ölçülebilir bir yeterlilik değil, ilişkisel bir duygu ve algıdır. Dolayısıyla Alman hukukundan alınan kavramları, kendi sağduyumuzun süzgecinden geçirmeden doğrudan aktarmak bizce doğru değildir…
Burada peki Hocam diyebilirsiniz, öyle olaylar var ki işveren kanıtlayamıyor ama işçinin yarattığı kuşkuyla işverenin birlikte yaşama şansı yok. Büyük riskler getiriyor. Burada da çalışanın süreçte işbirliğini, savunmasını, yaklaşımını esas alır somut olaya özgü çözüm üretirsiniz. Ancak İş kanununda olmayan yeni bir fesih türünü yaratmaz, bunu kurumsallaştırmazsınız!
Kavramları başka hukuk sistemlerinden ithal ederken, onları kendi hukuk kültürümüzün ve sağduyumuzun süzgecinden geçirmeden uygulamak, yalnızca teknik bir hata değil, adaletin özüne dokunan bir yanılgıdır. Çünkü iş hukuku, kuru normlardan ibaret değildir; aynı zamanda emeğin ve insan onurunun korunduğu bir alandır…
Kararın metni için: https://lnkd.in/dFd_D5gJ
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
İŞYERİMİZDE TACİZ İDDİASIYLA KARŞILAŞTIK, AMA NASIL YÖNETMELİYİZ?
İŞYERİMİZDE TACİZ İDDİASIYLA KARŞILAŞTIK, AMA NASIL YÖNETMELİYİZ?
Taciz iddialarının yönetimi, yalnızca bir disiplin meselesi değil; aynı zamanda işverenin İSG yükümlülüğünü yerine getirmesi, kurumsal itibarı koruması ve çalışanların güvenini sağlaması açısından kritik bir süreç. Böyle bir durumda izlenmesi gereken adımlar kanımca aşağıdaki gibi olmalı:
1. Derhal Müdahale
• İşveren, taciz iddiası kendisine iletildiği anda harekete geçmeli.
• Çalışanın kesin delil sunması gerekmez; şüphe durumunda dahi müdahale edilmeli.
2. Tarafsızlık ve Açık Fikirli Yaklaşım
• Soruşturmayı tarafsız kişiler yürütmeli; failin sürece yön vermesi engellenmeli
• Soruşturma ekibi:
• İnsan kaynakları
• İç denetim
• Gerektiğinde dış uzman (avukat, danışman, psikolog) olabilir.
• İşveren, kişisel duygularını bir kenara bırakmalı, taraflar önyargısız dinlemeli. Zira, önemsiz gibi görünen bir olay, mağdur için ağır sonuçlar doğurabilir.
Olaylar tek tek değil, bütünlük içinde ela alınmalı, ortaya çıkan hikayeye göre aksiyon alınmalı.
3. Ciddi ve Belgeli Süreç
• Soruşturmanın kapsamı, takvimi, gizlilik kuralları ve görüşme yöntemleri yazılı olarak yürütülmeli, tanık beyanları ve ifadeler dahil tüm adımlar kayıt altına alınmalı.
4. Çalışanların Korunması
• Mağdur, tanık veya ihbarda bulunan çalışanlar misillemeye karşı korunmalı. gerekiyorsa, işyeri hekimi, psikolojik danışmanlık gibi destek mekanizmaları devreye alınmalı.
5. Gizlilik
• Süreç baştan sona gizlilik içinde yürütülmeli.
• Kişisel veriler yalnızca gerekli ölçüde işlenmeli; sağlık verileri kesinlikle gizli tutulmalı.
Taciz iddialarının (mobbing veya cinsel taciz olabilir) yönetimi, yalnızca bir iç disiplin meselesi değil; kurumun etik duruşunun, hukuki sorumluluk bilincinin ve çalışanlarına verdiği değerin en somut göstergesi. Hızlı, tarafsız ve belgeli bir müdahale, işyerinde güven ortamını pekiştirir, çalışanların sesini duyurur ve kurumun itibarını korur.
Bu süreçte işverenin görevi, yalnızca şikâyeti çözmek değil; aynı zamanda gelecekte benzer olayların önüne geçecek önleyici kültürü inşa etmek olmalı. Tacizle mücadele, kriz yönetiminden öte, kurumsal vizyonun ve sosyal sorumluluğun ayrılmaz bir parçası.
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
SAHİPSİZ KÖPEĞE ÇARPMAMAK İÇİN KAZA YAPAN İŞÇİYE TAZMİNAT ÖDENİR Mİ?
SAHİPSİZ KÖPEĞE ÇARPMAMAK İÇİN KAZA YAPAN İŞÇİYE TAZMİNAT ÖDENİR Mİ?
SAHİPSİZ KÖPEĞE ÇARPMAMAK İÇİN KAZA YAPAN İŞÇİYE TAZMİNAT ÖDENİR Mİ?
Cevap (Yargıtay’a göre): Evet, ödenir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2016/5056, K. 2017/7484 sayılı kararında bu sıra dışı durumu ele alıyor.
Davacı, kanal kontrolü için kullandığı araçla seyir halindeyken önüne çıkan sahipsiz köpeğe çarpmamak için direksiyonu kırıyor, araç yoldan çıkıyor ve %41 oranında malul kalıyor.
Bilirkişi raporu:
• İşçi %80 kusurlu
• İşveren %20 kusurlu
Ancak Yargıtay diyor ki:
Köpeğin yola çıkışı “kaçınılmazlık” kapsamında değerlendirilmeli. Buna göre işverenin % 20 kusuru yok, bu kaçınılmazlık. Ancak, bu kaçınılmazlığın %60’ı oranında işverenin sorumluluğu doğar. Yani işverenin doğrudan kusuru olmasa bile (hakkaniyet gereği) sorumluluğu vardır.
Sonuç?
İşveren, sahipsiz bir köpeğin neden olduğu kazada, hakkaniyet gereği tazminat ödemek zorunda kalabiliyor.
Peki şimdi neyi tartışıyoruz?
* XXI yüzyılda sahipsiz bir köpeğin hukuki etkisini mi?
* “Kaçınılmazlık” nedir, ne değildir mi?
* Mücbir sebep, sınırları nerede başlar, nerede biter?
* Direksiyon kırmak mı kusur, yoksa köpeği korumak mı?
* E peki, Belediyelerin bu tabloda hiç mi sorumluluğu yok?
* Direksiyonu kıran işçi %80 kusurlu, köpek sahipsiz, ama işveren yine de sorumlu.
Hukukun terazisi bazen öyle bir ayar tutuyor ki, köpeğin bile gölgesi işverenin hanesine yazılıyor. Sonuçta, iş kazası davalarında sadece insan davranışları değil, sokaktaki tesadüfler de hüküm doğurabiliyor.
Ve belki de en büyük ironi şu: Sahipsiz köpeklerin sorumluluğu bile sonunda bir sahibine kavuşuyor…
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
AYM’DEN DEPREM ETKİSİ YARATACAK KAPSAM DIŞI PERSONEL KARARI: BEYAZ YAKA-MAVİ YAKA AYIRIMI ORTADAN KALKIYOR MU?
AYM’DEN DEPREM ETKİSİ YARATACAK KAPSAM DIŞI PERSONEL KARARI: BEYAZ YAKA-MAVİ YAKA AYIRIMI ORTADAN KALKIYOR MU?
AYM’DEN DEPREM ETKİSİ YARATACAK KAPSAM DIŞI PERSONEL KARARI: BEYAZ YAKA-MAVİ YAKA AYIRIMI ORTADAN KALKIYOR MU?
AYM 22 Eylül 2025 tarihinde RG’de yayımlanan kararında toplu iş hukukunu sarsıcı nitelikte bir karar verdi….
Başvurucu, uzun yıllar muhasebe şefi olarak görev yaptığı işyerinde, beyaz yakalı personel statüsü nedeniyle toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı dışında bırakıldığını ve bu sebeple sözleşmeden doğan haklardan mahrum kaldığını ileri sürerek dava açtı. İlk derece mahkemesi davayı reddetti; istinaf sürecinde karar kaldırıldıysa da yeniden yapılan yargılamada yine ret kararı verildi ve bu karar kesinleşti. Başvurucu bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 53. maddesi uyarınca tüm işçilerin TİS yapma ve bu sözleşmeden yararlanma hakkına sahip olduğunu vurguladı. 6356 sayılı Kanun’a göre, yalnızca işveren vekilleri ve TİS görüşmelerine işvereni temsilen katılanlar kapsam dışı tutulabilirken, başvurucunun yalnızca “beyaz yakalı” olduğu gerekçesiyle TİS dışında bırakılmasının sendika hakkının ihlali anlamına geldiğini belirtti. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, sendika hakkının ihlal edildiğine hükmetti ve ayrıca manevi tazminata da karar verdi.
Bu karar, Türk TİS sisteminde ciddi bir kırılma yaratma potansiyeli taşıyor. öncelikle kararda tek bir iş hukuku eserine atıf yapılmamış olması dikkat çekici! Oysa kapsam dışı personel statüsüne ilişkin hem leh hem aleyhte çok sayıda akademik yayın mevcut.
Kapsam dışı personel uygulaması, uzun süredir işveren-sendika mutabakatına dayalı bir denge unsuru olarak görülmekteydi. Beyaz yakalı personelin TİS kapsamı dışında tutulması, her zaman mağduriyet anlamına gelmiyor; bu çalışanlar çoğu zaman mavi yakaya kıyasla daha yüksek ücret, özel sağlık sigortası, prim gibi avantajlardan yararlanıyor. Ancak diğer yandan, bu statü nedeniyle TİS hakkına erişimlerinin fiilen engellendiği de bir gerçek.
Mevcut tablo, işverenler açısından büyük bir belirsizlik yaratacak. Beyaz yakalı bir çalışan şimdi sendikaya üye olup TİS’ten yararlanmak istediğinde ne olacak? Ücret sistemleri arasındaki farklar nasıl uyumlandırılacak?
Kanımızca bu konu, yasal düzenlemeyle çözülmeliydi. 6356 sayılı Kanun hazırlanırken bu fırsat vardı ancak değerlendirilmedi. Belki karar sonrasında ortaya çıkacak tartışmaları sonlandırmak için yasaya ihtiyaç olacak.
Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı hem hukuki hem uygulama açısından yeni bir dönemin habercisi; ancak sistemde kaotik etkiler yaratacak gibi görünüyor.
hashtagAYM hashtagiş hukuku hashtagTİS
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
36 HAFTA ( 9 AY) İHBAR SÜRESİ OLUR MU?
Öyle bir sözleşme düşünün ki, işçinin iş sözleşmesi 9 aylık ihbar süresiyle sona erecek.
Yani ya bildirimi yapıp 9 ay bekleyeceksiniz, ya da 9 aylık ücret tutarında ihbar tazminatı ödeyeceksiniz.
Akıl tutulması gibi geliyor ama ülkemizde oluyor! Nitekim bir belediyede uygulanmakta olan toplu iş sözleşmesinin 26. maddesinde; 3 yıldan fazla çalışanlar için 36 hafta bildirim süresi öngörülmüş. Belediyelerde toplu iş sözleşmelerinde bu tür hükümlerle sıkça karşılaşıyoruz. Siyasi atmosfer, kadrolaşma ve “herkesin birilerinin adamı olması veya birilerine yakın olması” belediyelerin en büyük sorunu. Seçim döneminde işe alınan çalışanların, başkan ve parti değiştiğinde işten çıkarılmamaları için dünyada eşi benzeri görülmemiş düzenlemeler yapılıyor.
Neyse ki, Yargıtay sağduyulu bir içtihat geliştirmiş durumda. 9. Hukuk Dairesi’nin 21.03.2006 tarihli kararında (2006/109 E., 2006/7052 K.) bildirim sürelerinin artırılabileceği kabul edilmekle birlikte, bunun bir sınırı olması gerektiği vurgulanıyor. Yargıtay’a göre, ihbar süresi en fazla ihbar tazminatı ve kötüniyet tazminatına esas süre kadar artırılabilir.
Çalışma ve Toplum dergisinin son sayısında yayınlanan ve aşağıda paylaştığım 22.10.2025 tarihli karar, ülkemizdeki bu ilginç tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Benim kanaatim: 9 aylık ihbar süresi, işverenin fesih hakkının özüne dokunur ve kullanılmasını fiilen imkânsız hale getirir.
Toplu iş sözleşmeleri Anayasa’dan kaynaklanan özel bir statüye sahip olsa da, ortaya çıkan sonucu Yargıtay’ın sınırlaması son derece isabetli.
T.C YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
Esas No. 2025/6645 Karar No. 2025/8204 Tarihi: 22.10.2025
Belirtmek gerekir ki 4857 sayılı Kanun’un 17. maddesinde bildirim sürelerinin arttırılmasına dair bir üst sınır olmaması, bu artışın sınırsız olarak yapılabileceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine düşünce tarzı, iş sözleşmesi ile bildirim süresinin 10 yıl olarak belirlenmesine ve uygulanmasına da imkân verebilir. Yine, işverence kötüniyete dayanan bir fesih durumunda hesaplanması gereken kötüniyet tazminatının tutarı da dikkate alındığında, fahiş şekilde belirlenen bildirim sürelerine hâkimin müdahalesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bunun karşısında yer alan sözleşme serbestisi ilkesi ile çözüme gidilmesi, zaman zaman hakkaniyete uygun olmayan sonuçlara yol açabilmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” kuralı mevcuttur. Bildirim süresini fahiş şekilde artıran toplu iş sözleşmesi hükmü, işverenin bildirimli fesih hakkını orantısız bir şekilde sınırlandırdığı gibi iş güvencesi sağlayan kurumlardan biri olan ihbar tazminatına ilişkin yasal düzenlemenin amacını da aşmıştır.
- Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
YENİ MOBBING GENELGESİ’NDEN SONRA İK’NIN “TO DO LIST”İ NE OLMALI?
5 Mart 2023 tarihli Genelge, 2011 tarihli genelgeyi güncelledi ve yürürlükten kaldırdı. İçeriğe baktığımızda büyük bir yenilik yok ancak farkındalık yaratmak ve işverenleri tekrar mobbing üzerinde çalışmaya sevk etmek amaçlanmış.
Peki, İşveren bu genelge karşısında ne yapmalı?
1. Öncelikle, işyerlerinde bir mobbing prosedürü/yönergesi hazırlanmalı. Hatta İSG kurulu olan işyerlerinde bu yönergeyi İSG Kurulundan da geçirmek yararlı olur. Zira psikolojik taciz, büyük ölçüde bir İSG problemi. Bu tip yönergeleri veya genel anlamda sözleşmesel nitelik taşımayan iç yönetmelikleri ben işverenin yönetim hakkı kapsamında kabul ediyorum. Dolayısıyla, çalışana bunun tebliğ edilmesi yeterli.
2. Bu yönergede mobbing süreci tanımlanmalı ve yetkililer belirlenmeli.
3. Bundan sonraki adım farkındalığı arttırmak. Bu da eğitimle ve bilgilendirmeyle mümkün. Mobbing eğitimlerini çalışanları kategorilere ayırıp vermekte fayda var. Özellikle yöneticiler, sorumluluklarına vurgu yapılarak eğitilmeli. Bu eğitimi birçok kere veren biri olarak şunu da ekleyeyim: Bu eğitimler çok hassas. İç çatışmaları körüklemeden bunları gerçekleştirmek lazım.
4. Mobbing ve genel olarak psikolojik riskler bugün çağdaş İSG hukukunda işverenin önlem alacağı konular arasında görülüyor. Psikososyal riskler konusunda risk değerlendirme metodolojileri de mevcut. Bunlar üzerinde de çalışma yapılmalı.
5. Özellikle bu kapsamda, işyerinde mobbing anketi dediğimiz anketler yoluyla riskli durumlar ve birimlerin tespiti de mümkün. Bu anket konusu belki Batı’da işliyor ancak tecrübelerim bunun bizde her zaman doğru sonuç vermediğini gösteriyor. Bu anketlerde Heinz Leymann’ın tanımladığı 45 mobbing türünden hareket edilmesi bence isabetli olur.
6. İç soruşturmalar: Mobbing konusunda soruşturmalar da oldukça hassas. Nitekim Genelge’de buna da dikkat çekilmiş. Burada kişisel verilerin korunmasına da dikkat etmek lazım. Yine soruşturmayı gizli biçimde ve tarafsız şekilde yürütmek de gerekiyor.
7. Mobbingin tespiti: En zor konulardan biri bu. Mobbingi çatışmalardan nasıl ayıracağız. Öncelikle olay ve sözleri parça parça, izole biçimde değil, bütünüyle ele almak lazım. Bütünlük içinde anlamlı bir hikaye oluşuyor mu? Bu önemli. Mobbing dikey veya yatay olabilir. Hatta (istisnai olsa da) astsan üste şekilde dahi gerçekleşebilir. Şu anda yayınevinde olan “iş uyuşmazlıklarında ispat” kitabımda somut bir ölçüt de öneriyorum. “Mobbing kastı ve kötüniyet” (sübjektif) burada temel bir kriter olmalı. Davranış suçlanan kişi tarafından profesyonel gereklerle meşrulaştırılamıyorsa (dedim ama neden dedim…), burada mobbing sinyalleri başlıyor (ancak Batı’da genel kabul gören yaklaşımın objektif ölçütlere dayandığını ve ölçülülük sınırlarını aşan davranışların mobbing olarak nitelendirilebildiğini ekleyelim)
Sonuç olarak hashtagmobbing konusunda İK departmanlarına önemli görevler düşüyor.
- Yayınlanan İş Hukuku Blog
- 1
- 2

