FARKLI ÖZELLİKLERE ERİŞİM İÇİN HESABINIZA GİRİŞ YAPIN

PAROLANIZI MI UNUTTUNUZ?

HESAP BİLGİLERİNİZİ Mİ UNUTTUNUZ?

AAH, EVET, ŞİMDİ HATIRLADIM!

Özdemir Hukuk Bürosu

  • +90 212 219 70 73
  • info@ozdemirhukuk.net
  • GİRİŞ
  • HAKKIMIZDA
  • FAALİYET ALANLARI
  • EKİBİMİZ
  • YAYINLAR
  • İŞ HUKUKU BLOG
  • İLETİŞİM
  • Ana Sayfa
  • Articles posted by Prof. Dr. Erdem Özdemir
  • Sayfa 2

BELİRSİZ ALACAK DAVASINDA SONA GELİRKEN…

Cumartesi, 14 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

BELİRSİZ ALACAK DAVASINDA SONA GELİRKEN…

HMK ile hayatımıza giren belirsiz alacak davası, alacak miktarının başta net olarak belirlenemediği durumlarda dava açılmasına olanak tanıyordu. Ancak 2025/11. Yargı Paketi ile bu dava türü kaldırılıyor; yerine kısmi dava açıldığında zamanaşımının kesilmesi öngörülüyor.

📌 Bu yapılması düşünülen değişiklik, sadece teknik bir düzenleme değil; yıllardır süren bir tartışmanın nihayet sonlanması anlamına geliyor.

Belirsiz alacak davası hukuk düzenimize ilk girdiğinde, en sert biçimde karşısında duran hukukçulardan biriydim. HMK’nın çıktığı dönemde, 1-2 yıl boyunca avukatlar “hangi alacak belirli, hangisi belirsiz?” tartışmaları yüzünden dava açamaz hale geldi. Özellikle iş hukukunda bu belirsizlik ciddi pratik sorunlara yol açtı. Ne var ki, iş hukuku dışındaki akademik çevrelerin de bu tartışmalara yoğun biçimde katılması, konunun teknik doğasından uzaklaşmasına ve yorumların daha da dağılmasına neden oldu. Herkesin kendi disiplininden bakarak “şu alacak belirlidir, şu belirsizdir” şeklinde yaptığı yorumlar, zaten karmaşık olan tabloyu iyice kaotik hale getirdi.

📌Bu gibi meselelerde benimsediğim bir duruş var: Hukuki bir yanlışın tartışılması, o yanlışı normalize eder. Bu ister TBK’nın iş ilişkisine ilişkin isabetsiz hükümleri olsun, ister hukuk dışı bir saikle alınmış idari bir karar veya tutuklama kararı… Yanlışın karşısında net biçimde durmak gerekir. Tartışarak değil, reddederek, yanlıştır diyerek.

Belirsiz alacak davası, geçen 12-13 yılda hukukumuza faydadan çok zarar verdi. Bunu Varol Karaaslan gibi cesur birkaç hukukçu dışında açıkça ifade eden de pek olmadı. Ben de “İş Uyuşmazlıklarında İspat” (2025 / Oniki Levha Yay.) kitabımda bu davanın kaldırılması gerektiğini yineledim.

Sonuç olarak, 11. Yargı Paketi’nde temelde isabetli bir yol izlendiğini düşünüyorum. Detaylar elbette tartışılabilir, ama ana fikir yerinde.

Devamını oku
  • Yayınlanan Uncategorized
Yorumlar Yok

SAHİPSİZ KÖPEĞE ÇARPMAMAK İÇİN KAZA YAPAN İŞÇİYE TAZMİNAT ÖDENİR Mİ?

Cumartesi, 14 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

SAHİPSİZ KÖPEĞE ÇARPMAMAK İÇİN KAZA YAPAN İŞÇİYE TAZMİNAT ÖDENİR Mİ?

Cevap (Yargıtay’a göre): Evet, ödenir.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2016/5056, K. 2017/7484 sayılı kararında bu sıra dışı durumu ele alıyor.

Davacı, kanal kontrolü için kullandığı araçla seyir halindeyken önüne çıkan sahipsiz köpeğe çarpmamak için direksiyonu kırıyor, araç yoldan çıkıyor ve %41 oranında malul kalıyor.

📊 Bilirkişi raporu:
• İşçi %80 kusurlu
• İşveren %20 kusurlu

⚖️ Ancak Yargıtay diyor ki:
Köpeğin yola çıkışı “kaçınılmazlık” kapsamında değerlendirilmeli. Buna göre işverenin % 20 kusuru yok, bu kaçınılmazlık. Ancak, bu kaçınılmazlığın %60’ı oranında işverenin sorumluluğu doğar. Yani işverenin doğrudan kusuru olmasa bile (hakkaniyet gereği) sorumluluğu vardır.

Sonuç?
İşveren, sahipsiz bir köpeğin neden olduğu kazada, hakkaniyet gereği tazminat ödemek zorunda kalabiliyor.

🧠 Peki şimdi neyi tartışıyoruz?

* XXI yüzyılda sahipsiz bir köpeğin hukuki etkisini mi?
* “Kaçınılmazlık” nedir, ne değildir mi?
* Mücbir sebep, sınırları nerede başlar, nerede biter?
* Direksiyon kırmak mı kusur, yoksa köpeği korumak mı?
* E peki, Belediyelerin bu tabloda hiç mi sorumluluğu yok?
* Direksiyonu kıran işçi %80 kusurlu, köpek sahipsiz, ama işveren yine de sorumlu.

Hukukun terazisi bazen öyle bir ayar tutuyor ki, köpeğin bile gölgesi işverenin hanesine yazılıyor. Sonuçta, iş kazası davalarında sadece insan davranışları değil, sokaktaki tesadüfler de hüküm doğurabiliyor.

Ve belki de en büyük ironi şu: Sahipsiz köpeklerin sorumluluğu bile sonunda bir sahibine kavuşuyor…

Devamını oku
  • Yayınlanan Uncategorized
Yorumlar Yok

İŞÇİDEN “ŞÜPHELENMEK” İŞTEN ÇIKARMAK İÇİN YETERLİ MİDİR ?

Cuma, 13 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

İŞÇİDEN “ŞÜPHELENMEK” İŞTEN ÇIKARMAK İÇİN YETERLİ MİDİR ?

Çarpıcı biçimde (özellikle iş hukukuna aşina olmayanları şaşırtacak biçimde): Evet!

“Şüphe feshi” denilen kavram ne yazık ki Alman hukukundan bir şekilde “ithal edildi” ve hayatımıza girdi. İşin kötü tarafı kökleşti, Yargıtay’dan sonra BAM kararlarında da görülmeye başlandı. Nitekim, İstanbul BAM 47. Hukuk Dairesi’nin 08.07.2025 tarihli kararında (E. 2024/2246, K. 2025/1474), işverenin davacıyı “mekanik odada alkol aldığı” gerekçesiyle haklı nedenle işten çıkarması incelendi. Dosyada davacının alkol aldığına dair doğrudan görgüye dayalı tanık beyanı veya kesin tespit bulunmadığından, fesih haklı neden olarak kabul edilmedi. Ancak mevcut deliller işveren açısından güven ilişkisinin zedelendiğini gösterdiği için fesih, “şüphe feshi” kapsamında geçerli fesih olarak nitelendirildi. Böylece işe iade talebi reddedildi, fesih geçerli sayıldı.

Şüphe feshi, aslında Alman hukukundan ithal edilmiş bir kavram. Fransız hukukunda ise böyle bir karşılığı yok. Fransız Yargıtayı Sosyal Dairesi Fetray kararından başlayan (90’lı yıllar) kökleşmiş içtihadıyla şu ilkeyi kabul ediyor: “güven kaybı tek başına fesih gerekçesi olamaz” Almanlarda (ve ithalatçı olarak bizde) işverenin güven kaybı, diploma kaybı veya sağlık bozulması gibi “yeterlilik kaybı” olarak nitelendiriliyor (Yeterliliğe dayalı fesih). Oysa bu yaklaşım ve hukuki konstrüksüyon bizce daha başlangıçta isabetsiz: Güven, özünde sübjektif bir olgudur; işverenin güven kaybı, diploma kaybı, sağlık veya performans kaybı da değildir. Güven, ölçülebilir bir yeterlilik değil, ilişkisel bir duygu ve algıdır. Dolayısıyla Alman hukukundan alınan kavramları, kendi sağduyumuzun süzgecinden geçirmeden doğrudan aktarmak bizce doğru değildir…

Burada peki Hocam diyebilirsiniz, öyle olaylar var ki işveren kanıtlayamıyor ama işçinin yarattığı kuşkuyla işverenin birlikte yaşama şansı yok. Büyük riskler getiriyor. Burada da çalışanın süreçte işbirliğini, savunmasını, yaklaşımını esas alır somut olaya özgü çözüm üretirsiniz. Ancak İş kanununda olmayan yeni bir fesih türünü yaratmaz, bunu kurumsallaştırmazsınız!

Kavramları başka hukuk sistemlerinden ithal ederken, onları kendi hukuk kültürümüzün ve sağduyumuzun süzgecinden geçirmeden uygulamak, yalnızca teknik bir hata değil, adaletin özüne dokunan bir yanılgıdır. Çünkü iş hukuku, kuru normlardan ibaret değildir; aynı zamanda emeğin ve insan onurunun korunduğu bir alandır…

Devamını oku
  • Yayınlanan Uncategorized
Yorumlar Yok

LOKANTALARDA SERVİS ÜCRETLERİNE İLİŞKİN YASAK GELDİ. ANCAK, YÜZDE USULÜ ÇALIŞAN İŞÇİLER NE OLACAK?

Cuma, 13 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

LOKANTALARDA SERVİS ÜCRETLERİNE İLİŞKİN YASAK GELDİ. ANCAK, YÜZDE USULÜ ÇALIŞAN İŞÇİLER NE OLACAK?

Lokanta, kafe, restoran ve benzeri işletmelerde “servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti” gibi ilave bedellerin talep edilmesini yasaklayan yeni düzenleme, sektörde önemli bir dönüm noktası.

Bu hükmün arka planında, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un temel ilkeleri var: tüketicinin açık ve anlaşılır fiyatlandırma hakkı. Menü fiyatlarına eklenen ve çoğu zaman “gizli maliyet” olarak görülen servis ücretleri artık kökten yasaklanıyor. Böylece şeffaflık sağlanıyor, idari yaptırımlarla caydırıcılık artırılıyor ve sektörde standartlaşma hedefleniyor. Bir tüketici olarak yerinde bulduğum bir düzenleme oldu, ama bir hukukçu olarak tereddütlerimi saklayamayacağım…

📜 İlgili düzenleme şöyle diyor:
“Lokanta, kafe, restoran, pastane ve benzeri yiyecek ve içecek hizmeti sunulan işyerlerinde, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 51 inci maddesi hükmü saklı kalmak kaydıyla; tüketiciden servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti ve benzeri herhangi bir isim altında ilave ödeme talep edilemez.”

👉 Kanaatimce, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 51. maddesi saklı tutulduğu için, yüzde usulü uygulanarak çalışanlara aktarılan servis ücretinin alınabileceği yönünde yorum bana isabetli geliyor.  Ancak yönetmeliğin ifadesi çok net değil, bu husus çok daha açık şekilde “4857 sayılı İş Kanunu’nun 51. maddesi kapsamında çalışanlara yüzde usulüyle aktarılan servis ücretlerinin, ilave ödeme yasağına dahil olmadığı” biçiminde açıkça belirtilmesi lazımdı. Ancak yine de ifade ne olursa olsun, doğru yorum bence bu yönde. Aksi düşünce, tüm sektörü krize sokar, çalışanların büyük bir hak kaybı gündeme gelebilir. Sektörde yönetilemez sonuçlarla karşılaşırız.

Burada kritik nokta, yüzde usulü ücrete ilişkin yönetmelik hükümlerinin eksiksiz ve doğru biçimde uygulanması. Özellikle bu uygulamanın belgelendirilmesi ve şeffaf şekilde kayıt altına alınması şart. Aksi halde işletme, 51. madde istisnasından yararlanamaz ve doğrudan yasak kapsamına girer.

🔒 Kuver ücretinin ise bu istisna kapsamında görülmesi bence mümkün değil; çünkü doğrudan işverene yönelen bir bedel niteliği taşıyor. Yalnızca çalışanlara yansıtılan kısım için yukarıdaki değerlendirmenin geçerli olduğunu söylemeliyiz.

Devamını oku
  • Yayınlanan Uncategorized
Yorumlar Yok

İŞYERİMİZDE TACİZ İDDİASIYLA KARŞILAŞTIK, PEKİYİ NASIL YÖNETMELİYİZ?

Cuma, 13 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

İŞYERİMİZDE TACİZ İDDİASIYLA KARŞILAŞTIK, PEKİYİ NASIL YÖNETMELİYİZ?

Taciz iddialarının yönetimi, yalnızca bir disiplin meselesi değil; aynı zamanda işverenin güvenlik yükümlülüğünü yerine getirmesi, kurumsal itibarı koruması ve çalışanların güvenini sağlaması açısından kritik bir süreç. Bu kapsamda izlenmesi gereken adımlar kanımca aşağıdaki gibi olmalı:

1. Derhal Müdahale

• İşveren, taciz iddiası kendisine iletildiği anda harekete geçmeli.

• Çalışanın kesin delil sunması gerekmez; şüphe dahi müdahale yükümlülüğünü doğurur.

2. Tarafsızlık ve Açık Fikirli Yaklaşım

• Soruşturmayı tarafsız kişiler yürütmeli; failin sürece yön vermesi engellenmeli

• Soruşturma ekibi:

• İnsan kaynakları uzmanı,

• İç denetimden bağımsız bir kişi,

• Gerektiğinde dış uzman (avukat, danışman, psikolog) olabilir.

• İşveren, kişisel duygularını bir kenara bırakmalı, önyargısız dinlemeli. Zira, önemsiz gibi görünen bir olay, mağdur için çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Olaylar tek tek değil, bütünlük içinde ela alınmalı, ortaya çıkan hikayeye göre aksiyon alınmalı.

3. Ciddi ve Belgeli Süreç

• Soruşturmanın kapsamı, takvimi, gizlilik kuralları ve görüşme yöntemleri yazılı olarak yürütülmeli, tanık beyanları ve ifadeler dahil tüm adımlar kayıt altına alınmalı.

4. Çalışanların Korunması

• Mağdur, tanık veya ihbarda bulunan çalışanlar misillemeye karşı korunmalı. gerekiyorsa, işyeri hekimi, psikolojik danışmanlık gibi destek mekanizmaları devreye alınmalı.

5. Gizlilik

• Süreç baştan sona gizlilik içinde yürütülmeli.

• Kişisel veriler yalnızca gerekli ölçüde işlenmeli; sağlık verileri kesinlikle gizli tutulmalı.

Taciz iddialarının yönetimi, yalnızca bir iç disiplin meselesi değil; kurumun etik duruşunun, hukuki sorumluluk bilincinin ve çalışanlarına verdiği değerin en somut göstergesidir. Hızlı, tarafsız ve belgeli bir müdahale, işyerinde güven ortamını pekiştirir, çalışanların sesini duyurur ve kurumun itibarını korur.

Bu süreçte işverenin görevi, yalnızca şikâyeti çözmek değil; aynı zamanda gelecekte benzer olayların önüne geçecek önleyici kültürü inşa etmektir. Tacizle mücadele, kriz yönetiminden öte, kurumsal vizyonun ve sosyal sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.

Devamını oku
  • Yayınlanan Uncategorized
Yorumlar Yok

MAKTU AYLIK: BİLİNENLER, BİLİNMEYENLER…

Çarşamba, 11 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

Yargıtay’ın 20.10.2025 tarihli, Çalışma ve Toplum dergisinin son sayısında yayınlanan öğretici kararı, iş hukukunda sıkça tartışılan maktu aylık ücret sistemine yeniden ışık tutuyor. Bu karar vesilesiyle konuyu biraz daha derinlemesine hatırlayalım:

Maktu Aylık Nedir?
“Maktu” kelimesi sözlükte “kesin olarak değeri biçilmiş, götürü, pazarlıksız” anlamına gelir. İş hukukunda ise işçiye her ay sabit bir tutarda ücret ödenmesini ifade eder.
4857 sayılı İş Kanunu m.49/4: “Ücreti maktu olarak belirlenmiş olan işçilere, hasta, izinli veya sair sebeplerle mazeretli oldukları hallerde dahi aylıkları tam olarak ödenir hükmü, maktu aylığın özünü ortaya koyar: İşçi ay içinde hastalık, izin veya başka bir mazeretle işe gelmese bile, ücretini tam olarak almalıdır.

Maktu Aylıkta Ücret Nasıl Ödenir?
• Ayın 28, 29, 30 veya 31 gün sürmesi fark etmez; 30 gün üzerinden sabit ücret ödenir.
• Genellikle beyaz yakalı personel için tercih edilen bir sistemdir.
• İşçi hastalık nedeniyle işe gelmese bile, aylık ücretini tam olarak alması esastır. Bu da iki şekilde olur;
-İşçi GİGÖ. alır, işveren bu ödenek ile ücret arasındaki farkı karşılar
-İşveren ücreti tam öder, ama SGK ile anlaşma yaparak ödenekleri doğrudan kendisine aktarır.

Mazeretsiz Devamsızlıkta Ne Olur?
Burada sıkça karıştırılan nokta şu: İşçi mazeretsiz işe gelmezse ücret ödenir mi?
Hayır. Burada genel kural geçerlidir: Ücret, işin karşılığıdır. Ücretin maktu olup olmamasının önemi yoktur.
• 4857 m.32: Ücretin doğrudan iş görme edimine bağlı olduğunu açıkça ortaya koyar. Yine 49/4 “sair nedenle mazeretli” diyerek mazeretli/mazeretsiz ayrımını yapar.
• Hatta hafta tatili ücreti bile işçinin çalışmasıyla bağlantılıdır (m.46).

Ücretin “Maktu Aylık” Olduğu Nasıl Anlaşılır?
• İş sözleşmesinde “aylık tutar” yazması tek başına yeterli değildir.
• Asıl belirleyici olan fiili uygulama ve bordrolardır.
• Eğer bordroda her ay 30 gün üzerinden sabit ücret ödeniyorsa, bu maktu aylıktır.
• Günlük/saatlik ücret sistemlerinde ise ayın gün sayısına göre ücret değişir.
• Yargıtay’ın son kararında da sözleşmeyle yetinmeyip, bordrolara bakması bu nedenle isabetlidir.

Devamını oku
  • Yayınlanan Uncategorized
Yorumlar Yok

36 HAFTA ( 9 AY) İHBAR SÜRESİ OLUR MU?

Çarşamba, 11 Şubat 2026 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

Öyle bir sözleşme düşünün ki, işçinin iş sözleşmesi 9 aylık ihbar süresiyle sona erecek.

Yani ya bildirimi yapıp 9 ay bekleyeceksiniz, ya da 9 aylık ücret tutarında ihbar tazminatı ödeyeceksiniz.

Akıl tutulması gibi geliyor ama ülkemizde oluyor! Nitekim bir belediyede uygulanmakta olan toplu iş sözleşmesinin 26. maddesinde; 3 yıldan fazla çalışanlar için 36 hafta bildirim süresi öngörülmüş. Belediyelerde toplu iş sözleşmelerinde bu tür hükümlerle sıkça karşılaşıyoruz. Siyasi atmosfer, kadrolaşma ve “herkesin birilerinin adamı olması veya birilerine yakın olması” belediyelerin en büyük sorunu. Seçim döneminde işe alınan çalışanların, başkan ve parti değiştiğinde işten çıkarılmamaları için dünyada eşi benzeri görülmemiş düzenlemeler yapılıyor.

Neyse ki, Yargıtay sağduyulu bir içtihat geliştirmiş durumda. 9. Hukuk Dairesi’nin 21.03.2006 tarihli kararında (2006/109 E., 2006/7052 K.) bildirim sürelerinin artırılabileceği kabul edilmekle birlikte, bunun bir sınırı olması gerektiği vurgulanıyor. Yargıtay’a göre, ihbar süresi en fazla ihbar tazminatı ve kötüniyet tazminatına esas süre kadar artırılabilir.

Çalışma ve Toplum dergisinin son sayısında yayınlanan ve aşağıda paylaştığım 22.10.2025 tarihli karar, ülkemizdeki bu ilginç tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Benim kanaatim: 9 aylık ihbar süresi, işverenin fesih hakkının özüne dokunur ve kullanılmasını fiilen imkânsız hale getirir.
Toplu iş sözleşmeleri Anayasa’dan kaynaklanan özel bir statüye sahip olsa da, ortaya çıkan sonucu Yargıtay’ın sınırlaması son derece isabetli.

 

T.C YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ

Esas No. 2025/6645 Karar No. 2025/8204 Tarihi: 22.10.2025

Belirtmek gerekir ki 4857 sayılı Kanun’un 17. maddesinde bildirim sürelerinin arttırılmasına dair bir üst sınır olmaması, bu artışın sınırsız olarak yapılabileceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine düşünce tarzı, iş sözleşmesi ile bildirim süresinin 10 yıl olarak belirlenmesine ve uygulanmasına da imkân verebilir. Yine, işverence kötüniyete dayanan bir fesih durumunda hesaplanması gereken kötüniyet tazminatının tutarı da dikkate alındığında, fahiş şekilde belirlenen bildirim sürelerine hâkimin müdahalesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bunun karşısında yer alan sözleşme serbestisi ilkesi ile çözüme gidilmesi, zaman zaman hakkaniyete uygun olmayan sonuçlara yol açabilmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” kuralı mevcuttur. Bildirim süresini fahiş şekilde artıran toplu iş sözleşmesi hükmü, işverenin bildirimli fesih hakkını orantısız bir şekilde sınırlandırdığı gibi iş güvencesi sağlayan kurumlardan biri olan ihbar tazminatına ilişkin yasal düzenlemenin amacını da aşmıştır. 

Devamını oku
  • Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
Yorumlar Yok

YENİ MOBBING GENELGESİ’NDEN SONRA İK’NIN “TO DO LIST”İ NE OLMALI?

Çarşamba, 12 Mart 2025 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

5 Mart 2023 tarihli Genelge, 2011 tarihli genelgeyi güncelledi ve yürürlükten kaldırdı. İçeriğe baktığımızda büyük bir yenilik yok ancak farkındalık yaratmak ve işverenleri tekrar mobbing üzerinde çalışmaya sevk etmek amaçlanmış.
Peki, İşveren bu genelge karşısında ne yapmalı?
1. Öncelikle, işyerlerinde bir mobbing prosedürü/yönergesi hazırlanmalı. Hatta İSG kurulu olan işyerlerinde bu yönergeyi İSG Kurulundan da geçirmek yararlı olur. Zira psikolojik taciz, büyük ölçüde bir İSG problemi. Bu tip yönergeleri veya genel anlamda sözleşmesel nitelik taşımayan iç yönetmelikleri ben işverenin yönetim hakkı kapsamında kabul ediyorum. Dolayısıyla, çalışana bunun tebliğ edilmesi yeterli.
2. Bu yönergede mobbing süreci tanımlanmalı ve yetkililer belirlenmeli.
3. Bundan sonraki adım farkındalığı arttırmak. Bu da eğitimle ve bilgilendirmeyle mümkün. Mobbing eğitimlerini çalışanları kategorilere ayırıp vermekte fayda var. Özellikle yöneticiler, sorumluluklarına vurgu yapılarak eğitilmeli. Bu eğitimi birçok kere veren biri olarak şunu da ekleyeyim: Bu eğitimler çok hassas. İç çatışmaları körüklemeden bunları gerçekleştirmek lazım.
4. Mobbing ve genel olarak psikolojik riskler bugün çağdaş İSG hukukunda işverenin önlem alacağı konular arasında görülüyor. Psikososyal riskler konusunda risk değerlendirme metodolojileri de mevcut. Bunlar üzerinde de çalışma yapılmalı.
5. Özellikle bu kapsamda, işyerinde mobbing anketi dediğimiz anketler yoluyla riskli durumlar ve birimlerin tespiti de mümkün. Bu anket konusu belki Batı’da işliyor ancak tecrübelerim bunun bizde her zaman doğru sonuç vermediğini gösteriyor. Bu anketlerde Heinz Leymann’ın tanımladığı 45 mobbing türünden hareket edilmesi bence isabetli olur.
6. İç soruşturmalar: Mobbing konusunda soruşturmalar da oldukça hassas. Nitekim Genelge’de buna da dikkat çekilmiş. Burada kişisel verilerin korunmasına da dikkat etmek lazım. Yine soruşturmayı gizli biçimde ve tarafsız şekilde yürütmek de gerekiyor.
7. Mobbingin tespiti: En zor konulardan biri bu. Mobbingi çatışmalardan nasıl ayıracağız. Öncelikle olay ve sözleri parça parça, izole biçimde değil, bütünüyle ele almak lazım. Bütünlük içinde anlamlı bir hikaye oluşuyor mu? Bu önemli. Mobbing dikey veya yatay olabilir. Hatta (istisnai olsa da) astsan üste şekilde dahi gerçekleşebilir. Şu anda yayınevinde olan “iş uyuşmazlıklarında ispat” kitabımda somut bir ölçüt de öneriyorum. “Mobbing kastı ve kötüniyet” (sübjektif) burada temel bir kriter olmalı. Davranış suçlanan kişi tarafından profesyonel gereklerle meşrulaştırılamıyorsa (dedim ama neden dedim…), burada mobbing sinyalleri başlıyor (ancak Batı’da genel kabul gören yaklaşımın objektif ölçütlere dayandığını ve ölçülülük sınırlarını aşan davranışların mobbing olarak nitelendirilebildiğini ekleyelim)

Sonuç olarak hashtag#mobbing konusunda İK departmanlarına önemli görevler düşüyor.

Devamını oku
  • Yayınlanan İş Hukuku Blog
Yorumlar Yok

KVKK REFORMU İNSAN KAYNAKLARI SÜREÇLERİNİ NASIL ETKİLEYECEK?

Çarşamba, 12 Mart 2025 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

Özel verilerin işlenmesi İnsan Kaynakları için KVKK yürürlüğe girdiğinden bu yana ciddi bir sorundu. Yapılan değişiklikte özellikle GDPR’ın 9. maddesi esas alınarak düzenleme getirildiğini görüyoruz. Burada özel verilerin işlenme sebepleri genişletiliyor. Ancak bu düzenlemeleri doğru yorumlamakta yarar var; zira yeni düzenlemeler de kanımızca İK’na sınırsız biçimde yetki vermiyor. Peki, neler yapıp neler yapamayız?
İlk olarak, m.6/b’ye göre, kanunlarda açıkça öngörülen hallerde özel nitelikli kişisel veriler işlenebilecek. Bu hüküm kamu otoritelerinin yaptığı veri işlemeler bakımından önemli. Ancak İK bakımından genel biçimde herkesin sabıka kaydının buna dayalı olarak işlenebileceğinden söz etmek mümkün değil. Belirli görevler için, çok sınırlı olarak rızayla sabıka kayıtlarının alınması mümkün diye düşünüyorum.

Esas İK için önemli olan, “istihdam, iş sağlığı ve güvenliği, sosyal güvenlik, sosyal hizmetler ve sosyal yardım alanlarındaki hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesi için zorunlu olması” şıkkı, yani 6/f. Bu hükmün öncelikle İK tarafından işlenmesi gereken engelli verilerinin işlenmesinin önünü açabilecek. Yine iş kazalarının bildirimi ve takibi süreçlerinde de bu hükümden yararlanmak mümkün.
Sağlık verilerinin işlenmesi konusunda ise, hükmün sınırlı biçimde uygulanabileceğini düşünüyorum. Sağlık verileri kural olarak işyeri hekiminde olmalı ve teşhis hekimlik dışında işverenle paylaşılmamalı. CNIL’in bu konuda net pozisyonu, bizim için de geçerli olmalı. Nitekim 6331 sy Kanun m.15. de açık:  “Sağlık muayenesi yaptırılan çalışanın özel hayatı ve itibarının korunması açısından sağlık bilgileri gizli tutulur (15/5). Yönetmelik de aynı şekilde. Yani sadece KVK değil, İSG regülasyonu da bu yönde. 6. maddeyi genel ilkelerle, özellikle m.4’deki ölçülülük ilkesiyle birlikte yorumlamak gerekiyor. Buna göre EK 2 olarak tanımlanan formun sonuç kısmının İK ile paylaşılabileceğini, aile hekiminden alınan raporlarda ise (işyeri hekimi olmayan işyerleri için),  teşhis kısmına yer verilmemesi, sadece çalışabilir/çalışamaz şeklinde olması gerektiğini, bu kapsamda paylaşılan bir verinin 6/f kapsamında işlenmesinin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için zorunlu olması (6/d) de, İK ve buna bağlı hukuk süreçleri için rahatlatıcı bir düzenleme. Özellikle iş kazaları, meslek hastalıkları ve işçini hastalığı ile ilgili uyuşmazlık süreçlerinin ve davaların yürütülmesi bakımından bu düzenleme yararlı. Her ne kadar burada m. 28 istisnasının da gündeme gelebileceği söylenebilirse de, bu düzenleme ihtiyaca cevap vermiyordu. Nitekim, iş uyuşmazlıklarında arabuluculuk buna dahil olacak mı olmayacak mı, bir çok soru açıkta kalıyordu.
Söylenecek çok şey var, belki bu yazıya bir de “işverenler bu durumda ne yapmalı, aydınlatma ve açık rıza süreçleri nasıl güncellenmeli?” konusunu ileride ilave etmemiz gerekiyor.
hashtag#KVKK #6698

Devamını oku
  • Yayınlanan İş Hukuku
Yorumlar Yok

GİZLİ MÜŞTERİ UYGULAMASI KVK’na UYGUN MU?

Çarşamba, 12 Mart 2025 by Prof. Dr. Erdem Özdemir

Gizli müşteriyi, bir işletmenin hizmet kalitesini, müşteri deneyimini ve çalışan performansını değerlendirmek amacıyla, kimliğini gizleyerek alışveriş yapan veya hizmet alan kişiler olarak tanımlayabiliriz. Son zamanlarda, bu uygulamayı belirli sektörlerde görüyoruz.

Pekiyi bu uygulama Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na uygun mu?

6 Eylül 2023 tarihinde Fransız Yargıtayı Sosyal Dairesi, bir çalışanın disiplin ihlallerine ilişkin bir “gizli müşteri” tarafından sağlanan delilin kabul edilebilir olduğuna karar verdi (1). Karara konu uyuşmazlıkta, gizli müşteri bir çalışanın tahsilat prosedürünün ciddi ihlallerini tespit etti. Bu inceleme sırasında tespit edilen olgulara dayanarak, işveren, suçu işleyen çalışana karşı disiplin soruşturması başlattı. Gizli müşterinin sunduğu rapor bir delil olarak kabul edilebilir mi sorusu bu kararda tartışmaya açıldı.

Sosyal Daire buna olayın özelliklerini dikkate alarak olumlu yanıt verdi. Nitekim somut olayda, işveren Sosyal ve Ekonomik Komiteyi bu soruşturma prosedürünün uygulanması ve koşulları hakkında bilgilendirmiş ve CSE toplantısının “onaylı” tutanaklarını dosyaya sunmuştu. İkinci olarak, işveren çalışanlara bu sistemin uygulanması hakkında doğrudan bilgi verdiğini de kanıtlamıştı.

İşveren çalışanlara yönelik bir bilgi notunun sistem üzerinde görüntülenmesinin mümkün olduğunu, bu not kapsamında sistemin işleyişi ve amacını açıklandığını ortaya koydu. Sosyal Daire bu nedenle, İş Kodu’nun L. 1222-3 maddesi hükümleri uyarınca çalışanın , bu maddenin uygulanmasından önce açıkça bilgilendirildiğini tespit ettikten sonra, işveren, sonuçları bir disiplin prosedürünü desteklemek için kullanabileceği sonucuna ulaştı[2].

Belçika’da da mahkemelerin bu gibi raporları veri koruma ilkelerine uygunluk koşuluyla dikkate alabileceği belirtiliyor (3).

Almanlar buna “mystery shopping” adını veriyor (Testkauf) ve onlar da benzer biçimde bu gibi delillerin kabul edebilirliğini ifade ediyor.

Buna göre, veri koruma ilkelerine uymak koşuluyla bu gibi uygulamalara başvurmak mümkün görünüyor. Özellikle aydınlatma yükümlülüğünün bu gibi uygulamalarda eksiksiz yerine getirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Yine ölçülülük gibi genel ilkeler kuşkusuz her zaman gözetilmek durumunda.

İşverenin gözetim ve denetim yetkilerinin boyutlarını daha çok tartışacağız gibi duruyor…

[1] Soc, 6 Sept 2023, No: 22-13.783
[2] Kararın incelemesi için: Radé, Christophe: La preuve et le « client mystère », Droit social 2023, 922 vd.
(3) Mystery Shoppers, Dismissal And The GDPR In Belgium – Data Protection – Privacy – Belgium

Devamını oku
  • Yayınlanan İş Hukuku, İş Hukuku Blog
Yorumlar Yok
  • 1
  • 2
  • 3

Scientia potentia est!
Bilgi güçtür!

HAKKIMIZDA

Özdemir Hukuk Bürosu özellikle İş Hukuku alanında uzmanlaşmış danışman ve avukat kadrosu ile ulusal ve uluslararası alanda çalışan birçok şirketin danışmanlık ve avukatlık hizmetlerini yürütmekte ve müvekkillerine tüm Türkiye ölçeğinde hizmet vermektedir.

Devamı

İLETİŞİM

+90 212 219 70 73

arzuozdemir@ozdemirhukuk.net

  • HAKKIMIZDA
  • FAALİYET ALANLARI
  • EKİBİMİZ
  • YAYINLAR
  • İŞ HUKUKU BLOG
  • İLETİŞİM

© Tüm hakları saklıdır. - Özdemir Hukuk 2023.

ÜSTE